23 Eylül 2010 Perşembe

KARADENİZ

2009 yılı Temmuz ayında biraz farklı bir tatil yapmak istedik eşimle ve bu kez tatilimizin çocuksuz olmasına karar verdik. Seyahat boyunca izleyeceğimiz rota Zeynep için çok yorucu olacaktı, Ece de o sıralarda Bodrum'da anneanne ve dedesiyle birlikte olduğundan, biz de seyahate arkadaşlarımızla çıktık.Ancak yine de yurdumuzu gezelim görelim, tanıyalım diyenlerdenseniz, 8-9 yaş üzeri çocuklarınızla pekala çıkabilirsiniz bu seyahate.

Mevsim olarak en doğru zaman Temmuz'un 2. haftası dediler bize, doğruymuş. Kimi gün güneşli, kimi gün birden bastıran yağmurla gezdik durduk Karadeniz'i baştan sona.İşte bu yüzden de tavsiyem valizinizi hazırlarken mayonuzu da, yağmurluğunuzu da, terliğinizi de, botunuzu da yanınıza almanız. Gerçi her gün bir il, her gece bir otel bunca eşya ile biraz zor oluyor ama emin olun, gördükleriniz, yedikleriniz tüm bu sıkıntılara fazlasıyla değer.

Tatil demek sadece deniz, güneş, kum, havuz, şezlong demek değilmiş.

Pekala, gün içi kısa zamanlı otobüs yolculukları ile, her ilde ve her otelde bir gece ile, indir çıkar, aç kapa valizler eşliğinde, gidilen yerin meşhur ve yöresel yemekleri ile beraber,  ciğerlere çekilen o yakıcı çam kokusu ile sarhoş olunup, hiç bilinmeyen horonu sanki biliyormuşçasına çalınan her türküde fıkır fıkır oynayarak da tatil yapılabiliyormuş.

Sizlere ruhumu ve aklımı esir alan KARADENİZ’i anlatmak, iştahınızı kabartmak, resimlerle belgelemek istiyorum bu nefis tatilimizi.

Öyleyse sıkı durun başlıyoruz.....

İstanbul’dan hareket eden otobüsümüzün ilk durağı Amasya, midemizin ilk besini ise leblebi oldu. Sarı leblebinin yanında çikolatalı ve şekerli leblebilerin tadına da baktık, nefisti. Dakika bir gol bir misali yemekle başladı turumuz ve bu şekilde devam edecek, baştan belirteyim:))

Hazeranlar konağı, Gök Medrese, 2.Beyazıt Külliyesi, Kral Mezarları, Yeşilırmak, Mumyalar Müzesi, Amasya Arkeoloji ve Etnografya Müzesi, Saat Kulesi, Ferhat ile Şirin efsanesine ait su kanalları ve günümüzde konservatuar olarak kullanılan Darü-şifa gezileri sonrasında Çakallar Tepesine çıkarak tüm Amasya’yı kuşbakışı olarak seyredebildiğimiz Ali Kaya restaurantında meşhur Toyga Çorbası ve  Tokat Kebabı yedik.

Yemekten sonra Havza üzerinden Kurtuluş Savaşı’nın başkenti Samsun’a ulaştık.  Atatürk Anıtı, Bandırma Vapuru, Arkeoloji ve Etnografya Müzesi gezisi sonrası gece Ordu’da konakladık.


Samsun’a çok kızdım ve sevmedim. Lütfen alınmayın Samsun’lular ama nasıl olur da Atatürk’ümüzü Samsun'a kadar taşıyan ve Kurtuluş Savaşı için alınan tüm kararların, yapılan tüm planların merkezi olan Bandırma Vapuru’nu koruyamazsınız? Neden ve niçin sökülüp yokolmasına izin verirsiniz?

Evet yanlış okumadınız! Bandurma vapuru 1925 yılında işe yaramıyor diye, eskimiş diye sökülüp parçalanmış, sonrasında 1993 yılında Valilik emri ile birebir aynısı yapılan vapur, şimdilerde şehrin gururu olarak ziyaretçilerini ağırlıyor.

Bu nasıl bir anlayıştır? Bir ulus adına nasıl bir kültür ve tarih ayıbıdır, sorarım sizlere.. Tarihini ve geçmişini koruyamamak olarak nitelendirdiğim bu davranışı yapanlara teessüf ederken, şehrin meydanında bulunan büyük Atatürk heykelinin önünde Atam’dan özür diledim, milletim adına, tüm sorumlular adına.

Ordu’ya ise hayran kaldım. Sahili, plajları, halkı, gecesi, gündüzü ile bence İstanbul’un Caddebostan sahili gibiydi. Mini etekli, bikinilisi de vardı, türbanlısı da. Hepsinin geceleri en büyük eğlencesi kuruyemiş, çekirdek eşliğinde yapılan sahil boyu yürüyüşler ile, birbirinden güzel deniz manzaralı sahil çay bahçelerinde çaylarını yudumlamak. Semaverde demlenmiş tavşan kanı çay eşliğinde Ordu sahili inanın bana bir başka güzel. Ha bir de bu arada söyleyemeden geçemeyeceğim; siz siz olun, Ordu'ya gittiğinizde semaverde çay ısmarlarsanız, sakın ola süzgeç istemeyin, kızıyorlar. "Çayın hası çöpüyle içilendir!" dediler bize.

Ay bir de anlatamadan geçemeyeceğim bir pide olayı var.(Yine mi yemek demeyin, daha anlatacak çok şey var bu konuda) Fatsa'dan Ordu'ya giden yol üzerinde, Bolaman kasabasında, denize sıfır bir yerde, tahta masalar üzerinde, dalgaların beyaz köpükler eşliğinde kıyıya vuruşunu seyrederken, kıymalı pastırmalı üzeri çift yumurtalı pideyi nasıl mideye indirdiğimi sanırım anlatmaya gerek kalmadı. Pidenin tadı bugün bile hala damağımda sanki! Dehşet ötesi bir lezzet!

Boztepe, Ordu’nun seyir terası. 475 metre yükseklikten tüm Ordu’yu, yeşillikler içerisinde selamlama şansına sahipsiniz. Hele bir de yanında tavşankanı bir Karadeniz çayı yudumluyorsanız, ne mutlu size. Hadi çekin bu havayı içinize, çam  kokusu, iyot kokusu, çay kokusu harmanlanmış bekliyor sizi...

Ertesi gün yolumuz Gülyalı, Pirazizi ve Bulancak üzerinden Giresun ve Giresun Kalesi;ancak şiddetli yağış, kayan topraklar , dik, sarp ve yokuş yollar otobüsün ilerlemesine engel oluyor. Mecburen Giresun’u pas geçip yolumuza devam ediyoruz. Kısmetse bir başka sefere...

Harşit Vadisi, Kürtün Barajı derken Gümüşhane’nin Torul ilçesine varıyoruz. Öğle yemeğinde yediğimiz nefis şeker kurufasulye üzerine mağaraya çıkmak gerçi pek hoş olmuyor ama sarkıt ve dikitleriyle ünlü Karaca mağarasını görmemek de büyük eksikliktir diye düşünüyoruz. Mağara sonrası yolumuza devam ederek şu meşhur Zigana Geçiti’ni geçiyoruz. Geçit öncesi hava ile geçit sonrası havanın değişikliğini Hamsiköy sütlacı yiyerek tartışıyoruz! (Dikkat! Sütlaç sevmem diyene bile yedirtecek tarzda bir tat!)

Günün en heyecan verici gezisini, Sümela Manastırı’nı yoğun yağış yüzünden bir sonraki güne bırakarak otelimize varıyoruz. Biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için hazırlanıp muhteşem bir eğlenceye dalıyoruz. Karadeniz şivesi ile türkü söyleyen Kaptan lakaplı şarkıcı, sahne performansı ve karşısındaki kişi için anında uydurduğu mani türü tekerlemelerle neşemize neşe katıyor. Biz ne ara öğrendik bu kadar güzel horon tepmeyi, ben de şaşırdım bize!!


Sabah erkenden hareket ile önce Çoşandere’yi ziyaret ettik, ardından Sümela Manastırı’na geçtik. Dar yollar sebebiyle otobüs ile değil de minibüs ile çıkarken heyelan yüzünden kapanan yola, yürüyerek devam ederek gezimize biraz da heyecan yükledik.


Manastıra girmeden önce bizi karşılayan bir Karadenizli arkadaş, bize oldukça eğlenceli dakikalar yaşattı. Elinde kemençe, üzerinde yöresel kıyafetler ile gelenlere horon tepmeyi öğreten dostumuzla keyifli dakikalar yaşıyarak bol bol fotoğraf çektik..



Sümela Manastırı, bulunduğu yer, çevresi, içi, hikayesi ile bir doğa harikası. Bir pencerenin önünden kafamı çıkarıp etrafa bakıyorum ve gözlerim sadece iki rengi görüyor, yeşil ve mavi. Dağ, taş yeşil, yemyeşil. Gözlerimiz yeşile aç, doyamıyoruz bakmaya. Ciğerlerimiz yanıyor nefes aldıkça, çamın kokusunu hissediyoruz genzimizde.
SümelaManastırı sonrası yolumuza devam ederek Trabzon’a geliyoruz. İlk  durağımız, 1930-1937 yıllarında buraya üç kere gelerek konaklamış Ulu Önder Atatürk’ümüzün köşkü.

Atatürk’e ait özel eşyaların sergilendiği köşkte, “Ben olayım olmayayım, Türk Milleti bakidir. Görevinizi bana karşı değil, millete karşı yapacaksınız”( 11 Haziran 1937) sözünü okuyunca günümüzün koltuk sevdalılarını düşünemeden edemedim.




Şehir turumuza Ayasofya Müzesi ve bölgeye ait kazaziye isimli gümüş takıların yapılıp satıldığı bir dükkan ile devam ettikten sonra öğle yemeği için Fırtına Vadisi’ne gittik. Mis gibi tereyağ kokan mıhlama sonrası  kırmızı benekli alabalık ile karalahana sarması ve laz böreği yedik.  Grubun bir kısmı horon teperken biz macera düşkünleri, ayaklarımızı Fırtına Deresi’nin çağıl çağıl akan o buz gibi sularına sokma telaşına düştük.





Yemek sonrası kendimizi Karadeniz’in en güzel yaylalarından biri olan ancak her geçen gün turizmin beşiği haline gelmiş ve bu yüzden de genel havası biraz bozulmuş meşhur Ayder Yaylası’nda bulduk..Yaylanın en yüksek noktasında durup karşıki dağlar arasından bir gelin tülü gibi süzülen ve bu yüzden de Gelintülü Şelalesi adını alan şelaleyi doya doya seyredip resmettik hem makinalarımız hem de hafızalarımıza.



Tipik bir Karadeniz kadını ile tanıştığımız Ayder Yaylası’nda, yağmurdan ve soğuktan korunmak için girdiğimiz bir dükkanda, işi eğlenceye vurarak, renk renk örtülerle kafalarımızı bağladık.. Türbandan farklı yöreye özgü bağlama sanatı sayesinde bekar bağlaması, yeni evli bağlaması stilleri ile herkesleri şaşırttık.



Ayder Yaylası sonrası günün son durağı Sarp Sınır Kapısı idi.

Geceyi Artvin Hopa’da geçiriyoruz ama mutsuzuz, zira otelimiz çok kötü. Rehberimizin dediğine göre bu otel aslında kötünün iyisiymiş. Böylesi kültürel ve tarihi zenginliklerimiz var ama bunları gezip görmeye gelenleri ağırlayacak otellerimiz ve personellerimiz yok! Ne kötü!

Ertesi sabah kahvaltı sonrası ilk durağımız Rize bezlerinin dokunduğu bir atelye. Rize bezi dediğimiz ürün çözgü ipliği, %100 pamuk olup Rize yöresine ait kenevir bitkisinin lifinden yöreye has şekilde işlenen iplikten olan ve tamamen el dokuma tezgahlarında üretilen bir  üründür.

Kısa bir alışveriş molası sonrası doğa harikası olarak nitelendirebileceğim bir yere, Uzungöl’e varıyoruz. Böylesi bir cenneti bizden önce keşfetmiş Arap turistlerin kirliliğinden şikayetçi olan yerli halk ve esnafa rağmen - ki haksız sayılmazlar!-  tepeden görünen göl manzarası, dağlardan göl üzerine inen sis bulutları bütün çirkinlikleri unutturuyor.

Uzungöl sonrası büyülenmiş bir şekilde Trabzon Akçaabat’a doğru yol aldık ve elbetteki Akçaabat Köftesi yedik. Üzerine ise Tirebolu Çay Fabrikası gezisi ve nefis demlenmiş çaylar. Gece Fatsa’da konakladık.

Ertesi gün yolumuz Fatsa üzerinden Sinop'a uzandı.. Bafra Ovasını geçerken buranın aynı zamanda bir kuş cenneti olduğunu, ülkemizde mevcut 420 kuş türünden 311’inin burada yaşıyor olduğunu öğrendik.. Yolcuğumuzun ilk durağı Terme, aslında Terme pidesi ile meşhur ama biz diğer meşhur bir yiyeceği, Amazon Tatlısını tercih ettik nehir kıyısında kahveler eşliğinde.

Öğle yemeğini Sinop’ta limanın içinde balık yiyerek geçirdikten sonra  Sinop Kalesi’ni ve Sinop Kapalı Cezaevi’ni gezdik. Kaçmanın imkansız olduğu bu cezaevi şu an müze olarak kullanılmakta, aynı zamanda geçtiğimiz sezon televizyonlarda oynayan Parmaklıklar Arkası dizisinin de çekimlerinin yapıldığı bir yer.

Sinop Kapalı Cezaevi’ne gelip de ünlü romancı Sabahattin Ali’yi ve şarkılara söz olmuş o güzel şiirini şarkı olarak mırıldanmadan geçemiyoruz. Bir anda tüm grup cezaevinin avlusunda kendisini şarkı söylerken buluyor.


Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar;
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü:
Deniz gibidir gökyüzü;
Aldırma gönül aldırma

Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allaha
Görecek günler var daha;
Aldırma gönül aldırma

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter;
Ceza yata yata biter;
Aldırma gönül aldırma
S.ALİ

Duygu yüklü olarak otobüse binip yolumuza devam ediyor ve Türkiye’nin en kuzey noktasına İnceburun’a gidiyoruz. Hani şu hepimizin coğrafya derslerinde Türkiye’nin yeri ile ilgili öğrendiğimiz ilk cümle var ya ‘”36-42 kuzey paralelleri, 26-45 doğu meridyenleri noktasının en kuzeyinde olan bölüm....

Üzülerek itiraf ediyorum ki hayal kırıklığına uğradım. Nedendir bilmem ben kafamda orayı çok daha önemli bir konuma oturtmuşum ya da öyle olmasını istemişim.

Bir tepenin sonunda denize uzanan burnun orta yerinde yükselen bir fener ile, kafamda yarattığım coğrafi konum pek örtüşmedi. Belki de bu yüzden, bu noktanın daha bir özel ve daha bir turistik olmasının gerektiğini düşünüyorum.
İnceburun sonrası rotamızı ülkemizin tek fiyord tipi kıyılarına sahip Hamsilos’a çeviriyoruz. Deniz özlemi ile yanıp tutuşurken böylesi büyüleyici bir manzara ile karşılaşmak özlemimi bir tutkuya çeviriyor, ancak grubu bekletmemek ve teknik malzeme eksikliğinden ötürü bu arzumdan vazgeçiyorum.


Su özlemimi gece konakladığımız Gerze ilçesi’ndeki Geruze Otel’in havuzunda giderdikten sonra, önü boydan boya camlı denize bakan odamızda, camın önüne koyulmuş bir kleopatra koltuğunda denizi ve gökyüzünü seyrediyorum. Benden mutlusu ve benden huzurlusu yok gibi geliyor. Çocuklar ise burnumda tütüyor.
Ertesi sabah Kastamonu’ya doğru yola çıktık. Taşköprü üzerinde Gökırmak’ı selamladıktan sonra şehir merkezinde Türkiye’nin en özel ve en güzel Hükümet Konağı’nı görüyor, Kurtuluş Savaşı sırasında cepheye kağnısı ile mermi taşıyan, mermiler ıslanmasın diye bebesinin üzerindeki battaniyeyi mermiler üzerine örten Şerife Bacı Heykeli’nin önünde saygıyla eğiliyoruz.


Çalışkan, vefakar, milliyetçi, Atatürkçü Türk Kadını’nın simgesi olmalı bence Şerife Bacı.


Kastamonu ve çarşısı ziyaretlerimiz sonrası sıcaktan ötürü otobüsün kokmasını önleyebilmek adına rehberin ricası ile alamadığım sarmısaklarda kalan aklım, yörenin meşhur kuyu kebabını mideye indirdikten sonra ancak başıma geliyor.

Yemek sonrası Yörükköyü’nü ve buradaki müthiş yörük kadını Filiz Ana’yı tanıdık. Yörük Köyü mimari değerleri ve folklorik gelenekleri açısından özgünlüğünü büyük ölçüde korumayı başarmış ender yörelerimizdendir.

Yörük Köyü evleri, avlu duvarları, bahçeleri, sokakları, çeşmeleri ve en önemlisi  kökenleri Osmanlı İmparatorluğu' nun temellerine dayanan çalışkan ve samimi halkı ile kültür ve kimlik alanında önemli bir simgedir ülkemiz ve Safranbolu için.

Safranbolu merkezde yaptığımız Kaymakamlar müzesi sonrası çarşı turuna çıktık ve gruptan nişanlı olduğunu öğrendiğimiz bir arkadaşa gönüllü olarak kına gecesi yapmak üzere alışveriş ettik. Akşam otelde yemek sonrası kınalar, mumlar, şarkı ve türküler eşliğinde kına yapıp eğlencenin doruğuna çıktık.


Ertesi gün kahvaltı sonrası  Bartın Çayı’nın kollarını takiben Karadeniz’in eşsiz kıyılarına sahip Amasra’ya hareket ettik. Amasra ve çevresini gezdikten sonra görsel anlamda hepimizi büyüleyen meşhur salata ve balığı yedikten sonra ise gezimizi noktalayarak İstanbul’a doğru yola çıktık.


Anlayacağınız gibi tur hem kültür turu hem de yeme içme turu oldu hepimize. Bunca harekete, gezip tozmaya, horona rağmen bir kilo alarak döndüğüm Karadeniz Turu beni inanılmaz etkiledi. Tavsiyem bir gün mutlaka bu tura katılmanız olacaktır. (Karadeniz turu düzenleyen çeşitli turizm firmaları var. Biz Hey Travel'ı tercih ettik ve de çok memnun kaldık.) 
Giderken bana da haber edin ne olur, mutlaka gelirim, dedim ya aklım ve ruhum Karadeniz’de kaldı, barı gidip geri alayım isterim.


       
Yok ben bu kadarı ile yorulurum, bana daha küçük kapsamlı bir tur önerin derseniz de doğa ve denizi tercih edenlere tavsiyem 3 gün yayla konaklaması, 2 gün Sinop Hamsilos civarı, 2 gün de Amasra şeklinde olur. 

Bir küçük hatırlatma da yemek konusunda yapayım. Böylesi bir tatile gidince lütfen kendinizi sınırlamayın, yöresel yemeklerin, tatlıların tadına mutlaka bakın, aklınızda kalacağına midenizde kalsın. 

6 yorum:

  1. o günlere gidilmiş, tekrar yaşanmış, yazılmış, geri gelinmiş:) çok renkli görüntüler! Harika olmuş...

    YanıtlaSil
  2. Vallahi harikaydı.Özlemcim gerkeçten beni de o günlere geri götürdün. Emeğine, yüreğine sağlık. Her gördüğümüzü her yediğimizi tekrar yaşadım. Mıhlamanın tadı hala damağımda. :))) Yediğimiz pastırmalar, simitler ve otobüs içi şenliklerde cabası.

    YanıtlaSil
  3. O mihlama da gozum kaldi. Resimler, renkler, harika mutlaka gelecek yaza bir karadeniz gezisi yapmak istiyorum. eline saglik.

    YanıtlaSil
  4. Memmleketim memleketim memleketim :)
    Gözüm Alpleri filan görmüyor demek aklım,gönlüm Karadeniz'de demektir..

    YanıtlaSil
  5. Paylaşımınızdan dolayı teşekkür ederiz. Kiralık konteyner olarak bloğunuzu takip etmeye devam edeceğiz başarılar dileriz.

    YanıtlaSil
  6. Samsunun ne suçu var bizim burada laf var misiri kuruttun mi ambatda duruttin mi nenen çarık giyerdi bunşarı unuttin mi

    YanıtlaSil